Eser değil şaheser: Safiye Erol’un Ciğerdelen romanından ciğer delen cümleler

Bu kadar önemli bir romanın bu kadar az ilgi görmesi Türkiye’ye has bir durum olsa gerek. Safiye Erol, sadece kadın yazarlarımız içinde değil bütün yazarlarımız içinde bir zirve. Bütün eserleri ayrı ayrı değerli şüphesiz; ama bunlar içinde 1941 yılında yayınlanan  romanı Ciğerdelen, bilhassa kurgusu ve diliyle eser değil bir şaheser.

Romanın hakkını büyüklerimiz de vermiş: Nihal Atsız şöyle diyor: “Safiye Erol’un ‘Ciğerdelen’ adlı romanı da dehânın yanında sıyrılıp geçen çok kuvvetli bir eserdir ama rezîlâne solcu eserlerin furyası arasında kaynayıp gitmiştir. Sinema için en iyi eserlerden biri de budur.” Mustafa Kutlu ise, Safiye Erol’un ‘bülbül kokulu’ Türkçesi ile şunları söyler: “Yazar aşkın derinliklerine insan ruhunun karanlık labirentlerine en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşünün bütün merhalelerini çizmek arzusunda.” Safiye Erol’un Ciğerdelen romanını okumayan roman okudum dememeli!  Ölümünün ardından Sâmiha Ayverdi şunları yazdı:

“Maalesef memleketin en değerli, dürüst, hamiyetli, îmanlı, münevver ve bilhassa son derece derin ve bilgili bir evlâdını, aziz ve sevgili arkadaşımız Safiye Erol’u kaybettik. Memleket, böyle muhteşem ve yerine konmaz bir âbidenin eksilişini âdeta duymadı… Umursamadı… Herhangi bir sahne sanatkârının arkasından kıyâmetler koparan kütlenin, bu telâfisiz ziyâ’dan haberi dahi olmadı. İşte irfan hayâtımıza, gerçek ve sağlam münevvere gösterilen aksülamel bu…”

 

“Camilerinden, şadırvan çeşmelerinden, hamamlarından, hanlarından ziyade kuşlarının kalbime yuva yapması nedendir, bilmem.”

“Gün gelir, benim de dağa taşa sığdıramadığım mihnetim biter ya ölürüm yahut dirim kuşu gibi yanıp kül olduktan sonra kalkınır taze enginlere kanat açarım.”
“Bilmiyorum, geçmişle bu kadar uğraşmam bugünkü hayatımın iflas manzarasını unutmak için mi, yoksa sahiden ruhların musallat oluşu diye bir şey var mı?”
“Ben, tamamlayıcı maddeyi bulmadan vücuda gelemeyen kimya terkipleri gibi bir şeymişim…”
“İşte hep biliriz ki güvercin sevda, leylek de esrar kuşudur.”
“Kuşlarım! Milletimin hoş tuttuğu, türkülerle kutladığı tabiat kardeşlerim… Turnalar, şahinler, kumrular… Tepemde dönüp dolanıyorlar, yumuşak kanatlarla sürünüp geçiyorlar, her biri kendi dilinden bir destan okuyor. Hazreti Süleyman gibi onlarla söyleşesim gelir. Leyleğe desem ki: Kendini tamam veremeyen gezgin arkadaş, seni ne kadar severiz de sen gene iğretilikten vazgeçmezsin. Temelli gidemeyen ve temelli kalamayan tüm sevgililer gibi kalbimize hem aşkı hem hicranı salmışsındır. Seni benimsememek için ne gayretler sarf ederiz, nefsimizi nasıl zorlarız. Kendimizi ve etrafımızı kandırmak için tılsımlı mağrur sözler bulmuşuzdur. Deriz ki: ‘Leylek benim ne kuşum? Yazın gelir güzün gider.’ Fakat ah!.. Güzün sen giderken içimiz sızlar, kasvetli kışımız başlar. Yazın da özlemeden süzülmüş yüzlerle yolunu bekleriz. Hayatta en çok kimi sevdirse o, bizi fütursuzca silkeleyip gider. Leylek! Senin yavrunu yuvadan atışın gibi.”
Safiye Erol, “Ciğerdelen”, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.