Toplumun evrensel bir parodisi: Körlük

Bakabiliyorsan gör; görebiliyorsan fark et.

2010 yılında hayatını kaybeden Nobel ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago, bakmakla görmek arasındaki ince çizgiyi körlük metaforu üzerinden ustalıkla anlattığı ‘’Körlük’’ adlı romanıyla bütün dünyada yankı uyandırmıştır. Baskıcı iktidarın liberal demokrasi üzerinden eleştirisini yapan Saramago, distopik olarak nitelendirdiği romanında, gerçek siyasal ve toplumsal yapıdan esinlenerek zekice bir kurgu ortaya çıkarmıştır.

Kırmızı trafik ışığında arabasında beklerken aniden kör olan bir adam, onu evine bırakan bir hırsız ve adamı tedavi etmeye çalışan bir göz doktorunun sırayla kör olması üzerine ülkede körlük salgını başgösterir. Bulaşıcı olduğu sanılan körlük salgınını önlemeye çalışan hükümet ise, körleri akıl hastahanesine kapatır. Aynı koğuşta olan yedi kişi, karmaşaya karşı birarada kalarak hayata tutunmaya çalışırlar. Aralarında görebilen ama kör numarası yapan bir tek kişi vardır; doktorun karısı.. Onun sayesinde temel ihtiyaçlarını karşılayabilen diğer altı kör, bir yere kadar rahattırlar. Ancak körlük salgının hızlıca patlak vermesiyle dolup taşan akıl hastahanesi; çeteler, çıkarcılar, askerler ve hükümetin baskısıyla düzensiz bir yapıya bürünür. Güçsüz olanın aç kalması, istismar edilmesi ile güçlü olanın zulmetmesi arasındaki o zıtlık, ortalığın savaş alanına dönmesine neden olur. Zaten tiksindirici bir pislik içinde olan akıl hastahanesi, yaşanan bu kargaşada iyice cehenneme dönüşür. Salgının hükümeti de esir alması ise, ortamı tamamen ilkelliğe iter. Hastahanede çıkan yangında, gözleri gören doktorun karısı sayesinde kurtulan bu yedi kişi kendilerini sokakta savunmasız bulur. Ancak birbirlerinden ayrılmayarak tüm zorluklara göğüs germeye çalışırlar: ‘’Önce beslenmeli, sonra örgütlenmeliyiz; bu ikisi yaşamda en önemli şeyler…’’

Kaosun, yönetimsizliğin, cinayetlerin had safhada olduğu, pis sokaklardaki cehennem havasında doktorun karısının rehberliğinde evlerini bulan ama artık hiçbir şeyin de eskisi gibi olmadığını fark eden körler, birarada kalarak yaşam mücadelesi verirler. Saramago, iyi ve kötünün arasında ince bir çizgi olduğunu; hiç kimsenin ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olamayacağını güçlü betimlemelerle anlatır. Nitekim doktorun karısının mecbur kaldığı için işlediği cinayet, normal hayattaki prensiplerini hiçe saydığını gösterir; ilkel bir ortamda rekabetin, açgözlülüğün ve ezilmişliğin hakim olması bazı insani duyguların da kaybolmasına yol açar. Her şeye rağmen bu yedi kişinin hayatta kalma ve onurları koruma çabası, birlik ve beraberliğin önemini ortaya koyar: ‘’İnsan gibi yaşamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım.’’

Bu süreçte iktidarın tutumu, körler akıl hastahanesine kapatıldığı zaman her gün hoparlörle onlara aynı saatte yemek verileceği ama herhangi bir ölüm ya da yaralanma durumunda yardım da edilmeyeceği yönünde bir tedbirdir. Hükümete göre böcek ölürse zehir de kalmaz. Bu tutumun körler üzerinde yarattığı baskı da bir kaosa yol açar. Saramago bu durumu, yedi kişiyi öne çıkararak anlatır. Onca kötülüğün arasında küçük bir umut da vardır. Körlerin dünyasında temel ihtiyaçlar dışında maddi olan hiçbir şeyin önemi yoktur; kimin nasıl giyindiğinin, nasıl bir evi ya da arabası olduğunun, ne kadar parası olduğunun… Birbirlerini görmeseler de ‘’hissederler’’, aşık olurlar. Saramago, körlükle umudu şöyle bağdaşlaştırır: ‘’Asıl körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktı.’’

Saramago’ya göre isimlerin de ülkenin de önemi yoktur. Evrensel olmak adına kimsenin ismini vermez. ‘’Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük; gördüğü halde görmeyen körler…’’ cümlesi de her şeyi özetler niteliktedir ve ‘’Körlük’’ün devamı olan ‘’Görmek’’ romanına da atıfta bulunur. Nihayet körler tekrar görmeye başlayınca doktorun karısı kör olma sırasının kendisine geldiğini düşünür. Saramago bu imasıyla ‘’hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmediği gibi mutsuzluk da geçicidir’’ der.

1974’te Portekiz’de yaşanan değişim ve karşı devrimle işini kaybeden, bu durumun da onu yazarlığa ittiğini söyleyen Saramago bir söyleşisinde körlük fikrinin ortaya çıkışını şöyle anlatır: ‘’Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar, insanlığın ilk dönemlerinde zekayı keşfettiklerinde bile zekaya tahammül edemediler.’’ Saramago, Kafka’nın yalnızlık, sessizlik ve arayış temalarıyla kendi romanlarındaki benzerliği de, dünyadaki toplumun içinde yaşadıkları hal ile ilgili sıkıntıları yazmaları açısından benzeştikleri yönünde açıklar.

 

Kaynak: Jose Saramago, Körlük, Kırmızı Kedi Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.