Stefan Zweig’den ağır bir toplum eleştirisi: Satranç

Stefan Zweig’ın, 1942 yılında, Hitler iktidarından kaçarak sürgün hayatı yaşadığı Buenos Aires’te yayımladığı Satranç adlı romanı, hem yazarın intiharından önce bıraktığı bir veda mektubu hem de doğrudan Nazizm’i hedef aldığı tek kurmaca eseridir. New York’tan Buenos Aires’e yapılan bir gemi yolculuğunda, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic ile bir Nazi kurbanı ola Dr. B.’nin karşılaşmasını anlatan hikaye, bu iki kahraman özelinde bir toplum eleştirisi ortaya koyar. Ülkemizde son yıllarda çok popülerleşen bu romandan bazı hayat dersleri:

“Hiçbir şey yapılmadı bize, yalnızca mükemmel bir hiçliğin içerisine koydular, çünkü malum, dünya üzerinde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.”

Fakat sonuçta düşüncelerin de, ne kadar herhangi bir özden yoksunmuş gibi görünürlerse görünsünler, bir destek noktasına ihtiyaçları vardır, aksi taktirde dönmeye ve anlamsız bir biçimde kendi etraflarında çember çizmeye başlarlar; onlar da hiçliğe dayanamazlar. İnsan bir şey bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan tekrar tekrar bekliyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu,şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.

Sözcüklerle anlatılamayacak bu durum dört ay sürdü. Eh, dört ay, yazması kolay: Altı üstü birkaç harf! Söylemesi de kolay: dört ay, iki hece! Çeyrek saniye içinde dudaklar böyle bir sesi çabucak uyduruvermiş: dört ay! Ama boşlukta, zamansızlıkta geçen bir dört ayın ne kadar sürdüğünü hiç kimse ne bir başkasına, ne de kendine anlatamaz, ölçemez, gözünde canlandıramaz; insanın çevresindeki bu hep aynı hiçliğin, bu hep aynı masa, yatak, leğen ve duvar kâğıdının ve hep aynı suskunluğun, insana bakmadan yemeğini içeri iten hep aynı gardiyanın, insanı çıldırtana kadar boşlukta dönüp duran hep aynı düşüncelerin insanı nasıl yiyip bitirdiğini ve yıktığını kimse kimseye anlatamaz.

“Bu kadar hızlı gelen şöhret, bu denli boş bir insanı nasıl sarhoş etmesin!”

Siyah ve beyazdan oluşan her iki ben de yarışa girişmeden edemiyordu ve her ikisi de yenmek, kazanmak için kendine göre bir hırsa, bir sabırsızlığa kapılıyordu; siyah olan ben, beyaz olan ben’in yapacağı her hamleyi heyecanla bekliyordu. Bir tanesi bir yanlış yapınca, öteki ben sevinçten havalara uçuyor ve aynı anda da kendi beceriksizliğine kızıyordu.,

“Cehaleti tüm alanlara eşit olarak yayılmıştı.”

Kendi üstünlüğüne o kadar inanmıştı ki kendisine karşı çıkılmasını bir hakaret ve yakışıksız bir direniş olarak algılıyordu.

“Kim olduğumu biliyorsunuz ve kim olduğunuz beni ilgilendirmiyor.”

Kadın bana gülümsedi -bu dünyada hâlâ içtenlikle gülümseyebilen insanlar kalmıştı-

Sonunda kitap açlığımı kontrol edemez bir hale geldim ve farkında olmadan o tarafa doğru yanaştım. O anda kumaşın üzerinden de olsa bir kitaba dokunabilme düşüncesi, el parmaklarımdan ayak parmaklarımın ucuna dek sinirlerimin karıncalanmasına neden olmuştu.

“Bütün sert mizaçlarda olduğu gibi o da mizah duygusundan tamamen yoksundu;”

Satrancın eşsiz bir yararı vardı, tinsel enerjinin daracık bir alana yönlendirilmesiyle en ağır düşünce eyleminde bile beyni gevşetmiyor, tersine kıvraklığını ve esnekliğini artırıyordu.

Satrancın çekiciliği tek bir şeyden kaynaklanır; stratejinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden.

Profesyonel rakiplerinin alay ve öfkesine karşın, hiçbir zarafet göstermeden ve neredeyse arsız bir hesapçılıkla, yeteneğini ve ününü kullanarak tamahkâr, hatta kaba bir açgözlülükle yapabildiği kadar cebini doldurmaya bakıyordu .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.