Heyecan dolu Avrupa macerası!

Uzun süredir hayalini kurduğumuz arabayla Avrupa turunu nihayet hayata geçirme fırsatını yakaladık. Kasım sonu-Aralık başında yaptığımız ve 3 ülkede 6 şehri gezdiğimiz Avrupa macerası aklımızda silinmeyecek izler bıraktı…

Bir süredir, gezip görmek istediğimiz yerleri araçla gezmek gibi bir hayalimiz vardı. Nihayet bu hayali gerçekleştirmek için hazırlıklarımızı tamamladık ve seyahat rotasını da çıkardıktan sonra yola koyulduk. Pegasus Havayolları’nın İstanbul aktarmalı Paris uçuşuyla yaklaşık 3 buçuk saat süren yolculuğun ardından artık heyecan dolu bir maceraya başlayabilirdik. İlk durağımız Fransa’nın başkenti Paris’ti. Buradan, geçen sene gittiğim ve bende büyük hayranlık uyandıran orman şehri Blois vardı. Blois’ten sonra önce İtalya’nın Floransa ve Roma kentlerine oradan da İspanya’nın Barselona ve Madrid kentine geçerek, gezimizi Madrid’te sonlandıracaktık. 10 günde yaklaşık 4 bin kilometre yol yaptığımız Avrupa macerasını, gezmek isteyen ancak ya cesaret edemeyen ya da vakit ayıramayanlar için yazdım…

İLK DURAK PARİS

Maceramızın ilk durağı Paris! Burada pasaport işlemlerinin ardından kiraladığımız araca atlayıp, Paris’i gezmeye koyulduk. Geçen yıl yaptığımız Paris gezisinde, bizde iz bırakan yerleri görmek için sabırsızlanıyorduk. İlk durak Seine Nehri’ni doyasıya izleyip kıyısında yürüyebileceğimiz, oradan Eyfel’e selam verip kafelerinde en güzel içeceklerin tadına bakabileceğimiz Şanzelize Bulvarı. Şanzelize’de güzel bir yürüyüş, kafelerde kısa bir dinlemenin ardından Concorde Meydanı’nı da geçerek Seine Nehri boyunca yürüyüp Eyfel’e varıyoruz. Eyfel’in hemen arkasında Champ de Mars parkı etrafında da bir tur attıktan sonra havanın kararmasıyla birlikte daha da ihtişamlı görünen Eyfel’i seyrettikten sonra günün yorgunluğunu Eyfel manzaralı küçük bir otelde dinlenerek atıyoruz.

ORMANLAR DİNLENDİRİYOR

Ertesi sabah erkenden otelden ayrılarak önce kruvasan ve kahveden oluşan güzel bir Paris kahvaltısı yapıyoruz. Görülmesi gereken çok yer var. Yine Seine Nehri kıyısında güzel bir yürüyüşün ardından sırasıyla Louvre Müzesi, Notre Dame Katedrali’ni gezerek günümüzün geri kalanını geçirmek için Disneyland’a giriyoruz. Disneylan’tan sonraki rotamız Paris’e 200 kilometre uzaklıktaki Blois kenti. Akşamın ilk saatlerinde vardığımız kentte, sabaha hazırlanmak için otelimizde dinleniyoruz. Ertesi sabah yine kahvaltının ardından erkenden yollara düşüyoruz. Bu şehir şatoları ve ormanlarıyla meşhur. İlk durağımız ormanın ortasında yer alan ve 1519 yılında yapılmış olan Chambord Şatosu. Şatonun içini geziyor, etrafında güzel bir yürüyüş yaparak bol oksijeni ciğerlerimize çekiyoruz. Chambord’tan sonra şehrin ortasındaki minik ve sevimli çarşıda bir tur attıktan sonra yine şehrin merkezinde bulunan Royal Şatosu’nu ziyaret ederek, tepede bulunan bu şatodan şehrin manzarasını izliyoruz. Geceyi, sabah erkenden kalkıp başka bir ülkeye geçmek üzere yine bu şehirdeki akarsu manzaralı küçük bir otelde geçiriyoruz.

TAM YOL İTALYA!

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gezmek için sabırsızlandığımız İtalya’nın Floransa kentine doğru yola çıkıyoruz. Önümüzde tamı tamına 1780 kilometrelik koca bir yol var. Keyifli bir yolculuğun ve yaklaşık 14 saatin ardından büyüleyen güzelliği ve katedralleriyle Floransa karşımızda duruyor. Hava kararmak üzereyken vakit kaybetmeden aracımızı konaklayacağımız otelin otoparkına bırakarak kendimizi sokaklara atıyoruz. Soluğu Piazza della Signoria’da alıyoruz. Burası muhteşem bir meydan. Meydanın etrafındaki binalara hayran kalmamak elde değil. Ayaklarımız ‘artık yeter’ diyene kadar bulabildiğimiz her sokağa giriyoruz. Ara ara Floransa kafelerinde soluklandığımız gezimizi, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde otelde sonlandırıyoruz. Ertesi gün sabahtan kalkıp İtalyanların vazgeçilmezi olan cappucino eşliğinde yaptığımız minik kahvaltımızın ardından yine sokaklardayız. Sırasıyla Floransa’nın simgesi Duomo, Vecchio Sarayı, Michelangelo’nun Davut Heykeli, Eski Köprü, Pitti Sarayı’nı gezdikten sonra, gecenin geç vaktinde dinlenmek üzere otelimize dönüyoruz.

AŞIKLARIN KENTİ

Paris’te başladığımız gezimizin 6’ıncı gününde sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeniden yollara düşüyoruz. Bu kez hedefimiz aşıklar kenti Roma. 270 kilometrelik yolculuğumuzu yaklaşık 2 buçuk saatte tamamlayıp sabahın erken saatlerinde Roma’ya varıyoruz. ‘Yürüyerek gezmek en güzelidir’ diyerek aracı yeni otelimize bırakıyor ve elimizde bir haritayla yeniden yollara düşüyoruz. İlk günümüzü Roma’ya harcıyoruz. Hemen Tiber Nehri kıyısında yürüyor, her yanından tarih akan bu güzide şehrin gördüğümüz her binasını dikkatlice inceliyoruz. Daha sonra Collezzium, Aşıklar Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri, Pantheon’u geziyor ve kaybolma pahasına hayatımızda ilk kez gördüğümüz sokaklara dalıyoruz. Adeta keyiften içimizde kelebekler uçuşuyor. Geç bir saatte kendimizi otele atıyoruz. Ertesi sabah erkenden kalkıp Vatikan’ın yolunu tutuyoruz. Katolik mezhebinin merkezi olan Vatikan’da Aziz Petrus Meydanı, Aziz Petrus Bazilikası, Sistine Şapeli, Vatikan Bahçeleri ve Nekropolis’i geziyor, bu ruhani iç ülkede inanılmaz güzelliklere ve tarihin ta kendisine tanıklık ediyoruz. Tüm günümüzü ayırdığımız Vatikan’dan otelimize geçiyoruz ve sabah yeniden yollara düşmek üzere güzel bir uyku çekiyoruz.

VİVA ESPANA!

Sabah hava aydınlanmadan yeniden yollara düşüyoruz. Hedefimiz geceyi geçirip sokaklarında kısa turlar atacağımız (daha önce gezdiğimiz için çok zaman ayırmıyoruz) Barselona! Roma-Barselona arası 1300 kilometre. 12 saat süren bir yolculuğun ardından havanın kararmasına yakın Barselona’ya varıyoruz. Arabayı yine bırakıp düşüyoruz yollara… La Sagrada Familia bazilikasına bir tur atıyor, o görkemli yapının ardından bir başka ilginç yapı olan Casa Mila’ya göz atıyoruz. Barselona’nın en ünlü caddesi olan La Rambla’da güzel bir yürüyüş ve akşam yemeğinin ardından sabah yeniden yola çıkmak üzere otelde dinlenmeye çekiliyoruz.

SON DURAK MADRİD

Yine erkenden yola çıkıp 600 kilometre yol katettikten sonra Madrid’e geliyoruz. Madrid aynı zamanda son durağımız. Burada geçireceğimiz iki gecenin ardından ayrılacak olmanın hüznü kaplıyor içimizi. Madrid, her birimizin görmek için can attığı şehirlerden biri. Buradaki her yeri inceleye inceleye, yavaşça geziyoruz. Retiro Parkı’nda yüzümüzü yalayan sonbahar güneşi eşliğinde çimlerde yatıyor, Madrid Kraliyet Sarayı’nın ihtişamına ağzımız açık bakıyor, boğa güreşlerinin de yapıldığı Plaza Mayor’da kocaman meydanın ortasında kendimizi karınca gibi hissediyor, Puerta del Sol’da tarihi saat ve anıtları ziyaret ediyoruz. Bu şehirdeki ikinci günümüzün bir kısmını müzelere ayırıp Prado ve Ulusal Arkeoloji müzelerini gezip geri kalan zamanımızı da parklara ayırıyoruz. Harika bir 10 günün sonuna, yediğimiz son akşam yemeğiyle gelmiş oluyoruz.

10 günlük Avrupa maceramız süresince gezdiğimiz şehirler, geçtiğimiz ülkelerde pek çok güzelliğe şahit olduk. Hedefimiz olan şehirlere varmak için sadece öyle yol üstünden geçtiğimiz güzel şehirlerde pek çok güzellik karşıladı bizi. Şehir içi ulaşımda arabamızı hiç kullanmadık, genelde yürümeyi tercih ettik. Yürüyerek gidemeyeceğimiz kadar uzak yerlere de istediğimiz her yere bizi götüren metro ağını kullandık. Başka maceraya duyduğumuz özlemle…

Yazar: Doğuş Yolcu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.