Hasan Ali Toptaş’tan belirsizlik ve kayboluş öyküleri: Ölü Zaman Gezginleri

“Şimdi sen bu satırların sonuna geldiğinde, hiç kuşkusuz beni tanımak için ne kahkahalardan yola çıkacaksın, ne de hıçkırıklardan. Yalnızlığıma damlayan şarap lekesi yetecek sana…”

İlk olarak (şimdi bir hata olduğunu düşünüyorum) Kuşlar Yasına Gider romanını okudum Hasan Ali Toptaş’ın. Romandaki betimlemeler, kullanılan zengin ve edebi dil beni içinden çıkmak istemediğim bir aşkla bağlamıştı kitaba. Ancak Ölü Zaman Gezginleri’ni elime alıp da okumaya başladığımda, neden Toptaş okumaya Ölü Zaman Gezginleri’nden başlamadım diye kızdım kendime. Ölü Zaman Gezginleri, Toptaş’ın yazar kişiliği ve üslubu ile ilgili öyle güzel ipuçları veriyor ki, ondan sonraki tüm Toptaş kitaplarını daha kendinizden emin okuyacağınıza emin oluyorsunuz. Ölü Zaman Gezginleri, birbirinden farklı birkaç öyküden oluşuyor. Yazar zengin tasvirleri ve kendine hayran bırakan diliyle her öyküde sizi kendine çekiyor. Öyle ki, cümlelerin çoğunda kendinizi buluyor, kimi zaman gözlerinizi kapatıp kendi hayatınızdan kesitlerin oluşturduğu girdabın içinde dönüp duruyorsunuz. Bunu her yazar başaramaz…

GERÇEK VE KURGU ARASINDA

Hasan Ali Toptaş’ı okumaya başlamadan önce, her yazarda yaptığım gibi, detaylı bir inceleme yaptım. Gerek okurların gerekse kitap eleştirmenlerinin yazdığı yazılarda sıkça karşılaştığım nokta; Hasan Ali Toptaş’ın Kafka’ya benzetilmesi oldu. Bunun kesinlikle yanlış bir yorum olduğunu düşünmüyorum. Toptaş, aynı Kafka gibi gerçek ile gerçek olmayan arasında öyle ince bir çizgi bırakıyor ki, belirsizlik okuyucuyu kendine çekiyor, hayran bırakıyor ve belki de gerçeğe ulaşma arzusunu ya da gerçekten uzaklaşma hoşluğunu arttırıyor.

FIRTINALI BİR İÇ DÜNYA

Yazar her öyküsünde, kendi yaşamından mı esinlendi bilinmez, iç dünyasında fırtınalar kopan karakterler anlatıyor. Kimi zaman kendini sınır köyünde yaşayan ve türlü acılar çekmiş yaşlı bir insanın yerine koyuyor, kimi zaman da karşı cins olup bir hayat kadınının iç dünyasını okuruna sunuyor. Öyle betimlemeler yer alıyor ki kitabın içerisinde, bir an için yazarın yazdığı her şeyi yaşadığından neredeyse emin oluyorsunuz. Bir hayat kadının benliğini kaybetmesini, hiç tanımadığı tenlerin altında kayboluşunu öylesi cümlelerle anlatıyor ki, bir an için durup düşünüyorsunuz; tüm bunları nasıl yazabiliyor?

AYNI ANDA İKİ MASADA

Hiç bir aynaya bakmadan kendinizle göz göze geldiğiniz oldu mu? Kendinizi uzaktan izleyebildiniz mi? Gerçek ile kurgu arasında gidip gelen öykülerinden birinde yazar, iki farklı masada oturtuyor kendini. Bir masada yanındakilerle sohbet ederken diğer masada tek başına oturuyor ve kendini izliyor. İçinde bulunduğu durumu en güzel o zaman görebiliyor belki de… “Masanın birinde genç, birindeyse yaşlı ve yorgundum. Ben bana, ben bana bakıyordum. Daha sonra, bu bakışım sırasında, aynı zamanların çalışmasından apayrı bir zaman mı doğdu pek bilemiyorum ama, birdenbire kendimle göz göze geldim.”

YABU’NUN ÖYKÜSÜ

Kitabın beni en etkileyen bölümüydü Yabu. Yaşlı bir adam olan ve her gece evinin damında sesli sesli ağlayan Yabu’nun hikayesi, bu ülke topraklarında yaşanmış acıların küçük bir parçasıydı sadece. Bayramlarda Suriye’de yaşayan akrabalarıyla, sarılmadan, öpmeden, aradaki tel örgülerden bayramlaşılan bir sınır köyünde yaşayan Yabu, her bayram bu tel örgülerin ardından torunlarıyla bayramlaşır. Onlara veremese de yanında bir paket şekerle… Bir bayram, yine torunlarıyla bayramlaşmak için tel örgülere gitmeye hazırlanan Yabu, şeker alacak parayı bulamaz. Nasılsa veremeyeceğim düşüncesiyle bir kutunun içerisinde ot doldurarak, tel örgülere gider. Ancak o bayram ilk defa, sınırın iki tarafındaki akrabaların kucaklaşmasına ve birbirlerine hediye vermelerine izin verilir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.