George Orwell’in Distopyası – Bir Sistem Eleştirisi: 1984

George Orwell’ın kehanet misali iktidar hırsının en uç noktasında doğabilecek bir geleceği tasvir eden, belki de ona yol gösteren kitabı 1984, onun en çok bilinen romanıdır. 1948 yılında yazımı tamamlanmış, 1949 yılında basılmıştır. Öncelikle kitap bir gelecek öngörüsü ve sosyalizm sonrası bir dönemi anlatıyor. Her ne kadar yönetim şeklinin İngsos (İngiliz Sosyalizmi) olsa da Okyanusya devleti, neredeyse kast sistemi denebilecek bir katmanlara, faşist denilebilecek düzeyin bile fazlası bir sivil toplum baskısı ve Platonist bir eşitsizlikçi modele sahip. O kadar ki Platon’un kimin asker kimin yönetici kimin halkı oluşturacağına dair teorisi (ismi böyle değil tabii) neredeyse doktrin olarak kullanılmakta resmi ideoloji tarafından. Kitabın çoğu yerinde de faşizm ve komünizmden “öteki ideolojiler” olarak bahsedilmektedir. Sonuç olarak, ideoloji sosyalizmden türemiş ama oligarşik kolektivizme dönmüş bir baskı rejimidir.Bu kitap sosyalistlerin küçümsediği, liberallerin göklere çıkardığı bir eserdir. Aslında kitabın önsözünde yer alan şu sözlerden yola çıkıldığında Orwell’ın doğrudan sosyalizm, faşizm ya da kapitalizmi hedef aldığı söylenemez.

“Orwell’a göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar. Her yurttaşın, özellikle de gazetecilerin görevi, bu tür cümle ve sözcükleri yakalayıp bunlara karşı savaşmaktır….. Dünyada küçük balıkları yutanlar, medyayı kendi tarafına çeken paralı patronlar, bir emrin altında çalışanlar, çıkarlar,  menfaatleri ile patronların sözünden çıkmayanlar, gizlice kameranlar tarafından izlenen insanlar. Tuvalette, banyoda, yatakta, sokakta, evde, aklınıza neresi geliyorsa…”

Bireyin baskı karşısındaki tutumunu ele alan kitap, bireylerin böyle bir durumda ya bağnazlaştığını, ya sisteme karşı çıktığını ya da umursamaz bireylere dönüştüğünü anlatmaktadır. Orwell’a göre, iktidar araç değil, amaç olarak kullanıldığında, bireyin hiç bir önemi kalmaz. Kitaptaki O’Brien gibi bir karakter bile, yani sistemin tepesindeki bir birey dahi, iktidarın içinde erir.

İktidar savaşı, dolayısıyla yönetilmesi gereken bir çoğunluk ve bunların arasında iktidarla aynı kanaatte olmayan, yani bastırılması arzulanan bir kısım insan her zaman var olacaktır. Sistemin adı, kullanılacak yöntemler önemli değildir. Romandaki yöntemler günümüzde hala geçerliliğini korumakta, günümüzün kapitalist devletlerinde de kitleleri etkilemek için kullanılmaktadır. Baskı altında hisseden birileri mutlaka olacak, iktidarın amaç olarak kullanıldığına dair eleştirisini de yapacaktır. Bu durum, dün-bugün ve gelecekte de değişmez bir kural gibidir.

Romanda anlaşılması gereken en önemli noktalardan biri; insanın bireyselliğini, insani özelliklerini koruması gerektiğidir. Winston isimli karakterin umudunu proleterlere bağlamasının sebebi de budur. Makineleşmiş değil; vicdanlı, sağduyulu, hayattan zevk alarak yaşayacak toplumların mutluluğa sahip olabileceğini anlatır. Önemli olan mutluluk ve huzurdur. Bunun için de insan, bir diğerine muhtaçtır. İnsan ve yoksullukla gerçek anlamda yüzleşmiş, idealleri uğruna kurşunlanmış, savaştan dönünce aynı ideallerin kötü ellerde –romanda kastedilen Stalin’in elinde – harap edildiğini görmüş bir adamın, insanlıktan umudunu kesmemiş olması bunun açık göstergesidir.

 

George Orwell
George Orwell

Orwell 1984 isimli romanında, çok kapsamlı bir dünya ve sistem kurmuştur. Özellikle çiftdüşün, geçmişi değiştirme ve yenisöylem ilkeleri dikkate değerdir. “İnsanların düşünceleri, konuştukları dille etkilenebilir” düşüncesi, yazarın distopyasında dile verdiği önemi göstermektedir. Bunun yanı sıra, kelime dağarcığı zayıf insanların hayal güçleri de zayıftır.

Romanda, 1950’lerdeki nükleer savaşın ardından dünya üç büyük devlete bölünmüş ve hiç bitmeyen bir savaş başlamıştır. Winston Smith, Okyanusya ülkesinin Havaşeridibir (eski ismi Londra) şehrinde, Zafer konutlarındaki dairesine, Büyük Birader’in hep üstünde olan bakışları ve hiç kapanmayan tele-ekranın gözetimi altında girmiştir. Yüzünden ne hissettiğini anlamak mümkün değildir.

“İnsanların duygularını yüzlerinden belli etmemeleri neredeyse içgüdüsel denebilecek bir alışkanlık olmuştu. Satrançta mat olmuşken hamle yapmaya çalışmak gibi bir şeydi”.

Aslında hem o ve hem de artık yılları kesin olarak takip etmek mümkün olmasa da 1984 yılının tüm sakinleri öyledir. Parti’nin kurallarına uymamak veya uymadığının düşünülmesi ve hatta bu kurallardan hoşlanılmadığı zannına yol açacak en ufak bir mimik bile tehlikelidir. Suç, yalnız eylemsel bir hareket olmaktan çıkmış, düşüncesuçu (suç işlemeyi veya Parti’nin telkin ettiklerinden farklı bir şeyi aklından geçirmek) ve yüz suçu (düşünce suçu işlediğini düşündürecek bir yüz ifadesi ya da bakışa sahip olmak) en ağır şekilde cezalandırılmaktadır.

Parti’nin en büyük düşmanı, Büyük Birader’in devrim arkadaşı, sonradan sapkın hale gelmiş olan Goldstein’dir. Dilden dile Kardeşlik isimli bir örgüt kurduğu ve Kitap isimli ideolojik bir kitabı olduğu söylenir. Varlığı şüpheli de olsa bazılarının düzeni değiştirmek için umudu olmuştur. Ama her gün zorunlu olan “iki dakikalık nefret” gösterisinde, çoğunluğun nefretine ve hakaretine maruz kalır. Hayat şartları Hem Partililer hem proleterler (eğitimsiz, ideolojisiz, bilinçsiz halk) için ağırdır. Sürekli değiştirilmesine rağmen, geçmişin ne kadar kötü olduğu anlatılıp insanlar bitmeyen bir savaşa rağmen bugün sahip olduklarıyla yetinmenin hoşnutluğunu duyarlar. Duymamaları suç olmamakla beraber bunu ifade etmeleri suçtur. Ya da şikâyet ettikleri Parti (Büyük Birader) olamaz; savaş ve Avrasya’dır (ya da onunla barış imzalanmışsa Doğu Asya’dır). Parti gerçek anlamda mükemmeldir. Politikaları, öngörüleri, bütçe tahminleri hep doğrudur. Çünkü yazılı ve sözlü, kayıtlı her metin sürekli güncellenmektedir. Gerekli değişiklikler yapılır; eski sürümler iptal edilir, bellek deliklerine atılıp yakılır. Geçmiş değişebilir.

“Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. Üstelik geçmiş, doğası gereği değiştirilebilir olmasına karşın, hiçbir zaman değiştirilmemişti. Şimdi gerçek olan, sonsuza dek gerçekti. Çok basitti. Tek gereken, kendi belleğinize karşı sonu gelmeyen zaferler kazanmanızda. Gerçeklik denetimi diyorlardı buna: Yenisöylem’de ise çiftdüşün.”

Parti, her şeyi bilmenizi istemez. Ama biliyorsanız da bunu farklı bir şekilde algılamanın mümkün olduğunu söyler. Zihninizle sürekli savaş halinde olmalısınız, aynı zamanda uzlaşmalısınız.

“Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cahillik güçtür.”

Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir. Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Bugünü kontrol eden geçmişi de kontrol eder. Partinin bu iki söylemi kitapta sık sık geçer. Her şey dilde bitmektedir aslında. Dili değiştirebilirseniz, kültürü de, akıldan geçenleri ve böylece dünyayı değiştirebilirsiniz.

“Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak.”

Sonrasında, partinin gücünü simgeleyen bakanlıklarla karşılaşıyoruz:

Gerçek bakanlığı: Eğlence, sanat ve haberlerle ilgilenir.

Barış Bakanlığı: Savaşlarla ilgilenir.

Sevgi bakanlığı:  Yasa ve düzeni sağlar.

Varlık bakanlığı: Ekonomiden sorumludur.

Yeni söylemde bakanlıkların isimleri ise şöyle geçmektedir: Gerbak, Barbak, Sevbak, Varbak.

Partinin buyrukları bitmek bilmeden devam etmektedir Toplum üç temel sınıfa bölünmüş durumdadır: İç Parti üyeleri, Dış parti üyeleri, Proleterler.

Tüm bunlar İngsos denilen parti politikasının bir parçasıdır. Yani,İngiliz sosyalizmi. Farklılıkları ortadan kaldırıp herkesi vatan aşığı ve topluma faydalı bireyler yapmaktan başka amaçları yoktur. Devrim, böylelikle nihai amacına ulaşacaktır. Bu amaca da, toplumu bireylere bölerek, ancak asla yalnız bırakmayarak ulaşmaya çalışmaktadır. Evler ve sokaklarda asla kapatılamayan tele-ekranlar vardır, haftada bir kaç kez partiye karşı göreviniz gereği toplantılar, panellere katılırsınız. Uyumak dışında kolay kolay bir başınıza kalamazsınız. Aile kavramının da anlamı değişmiştir; ebeveynler evlatlarını severken, çocuklara ailelerine karşı dahi dikkatli olmayı, en ufak hatalarını partiye bildirmeyi öğretirler. Evinizde devrimin küçük ajanlarını beslersiniz. Her türlü kişisel ilişki yasaktır. Cinsellik dahi Parti’nin amacına uygun hale gelmiştir; ancak üremek için hoşgörülür. Eşinize asla gerçek anlamda sevgi duyamazsınız. Zaten eşiniz de buna uygun olarak seçilir. Parti, bastırılmış cinselliği doğru kanalize edip enerjiyi vatansever eylemler ile açığa çıkarır.

Kurallara uymayanlar, genellikle geceleri yataklarından alınıp götürülürler. Sonucu, buharlaştırma (hiç yaşamamış gibi varlığına dair tüm kayıtların ortadan kaldırılması) yolu ile olabileceği gibi ıslah edilip suçlarını itiraf etmesinden sonra bir kaç huzurlu yılın ardından ortadan kaybolma şeklinde de olabilir. Bir de hafif suçlar için çalışma kampları vardır. Hiçbir suçlu sonuna kadar gizlenemez; çünkü tüm Partililer, hatta tahmin edemeyeceğiniz casuslar tarafından mutlaka izlenirsiniz ve ne zaman izlendiğinizi asla bilemezsiniz. Winston da, düşünmeye başladıktan sonra artık ölü bir adam olduğuna inansa da, mümkün olan en uzun süre boyunca yaşamak arzusundadır. Bu nedenle yüzünden ne düşündüğünü anlamak mümkün değildir. Ama kendi evinde, bir başına, tele-ekrana sırtı dönük olduğu halde, neden dik oturduğunu ve dizinin üstüne gizlediği deftere yazı yazdığı anlaşılabilir. Defter almak da suç değildir aslında, ama deftere yazılanlar sonunuz olabilir.

Winston,Gerçek Bakanlığı’nın arşiv bölümünde çalışmaktadır. Çok azını tanıdığı çalışma arkadaşlarının çoğunun ne iş yaptığını dahi bilemez. Günlüğü neden tuttuğunu düşünürken aklına, yalnız iç parti üyesi olduğunu bildiği O’Brien gelir. Bir anlık bakışlarından, onun da kendisi gibi düşündüğü izlenimine kapılmış, yıllar önce rüyasında söylediği “bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız,” sözünün içinde doğurduğu umutla hareket etmektedir. Dost mu düşman mı olduğunu bilemez, yalnız konuşulacak biri olduğunu düşünür.

“İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de”.

Bir gün, etrafında olmasından ürktüğü genç ve güzel bir yoldaşın, eline tutuşturduğu kağıtla hayatı değişir. Kâğıtta, “seni seviyorum,” yazıyordur. Gizlilik içinde buluşurlar ve yapabildikleri tek şekilde isyan ederler; birlikte olurlar. İlişkileri tüm imkânsızlıklara rağmen devam eder. Winston’un defteri aldığı eskicinin üzerinde boş bir oda vardır. Eski tarzda döşenmiştir ve tele-ekran yoktur. Burayı kiralamaya karar verirler. Burada bulunabildikleri zamanlarda Winston, hem eski tarz bir yaşam sürer, hem Julia’nın hayata bakışını izleyerek geleceğe ve toplumsal olaylara ilgisiz halkın bağnazlığı, gözünde bir anlam kazanır. Bu durumun çok uzun sürmeyeceğini ikisi de bilir. Bir gün O’Brien’dan bir işaret gelir; adresini vermiştir. Winston, bir şeylerin değişebileceğini umarak Julia’yla birlikte gider. Niyetlerini açıklarlar; Kardeşlik örgütüne katıldıkları bildirilir, Kitap gönderilir.

“En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.”

Winston, sosyalizm adı altında Parti’nin ideolojisinin nasıl kullanıldığını okur. Ama neden bunun gerçekleştiğini ta ki sorulana kadar anlayamaz. Yakalanırlar ve ıslah edilmek için Sevgi Bakanlığı’na götürülürler. Aylardan sonra Winston sorusunun cevabını alır; yalnız iktidarda kalmak için bu sistem kurulmuştur, başka bir ulvi amacı yoktur. Yakalandıklarında Julia’yla birbirlerine diğerini aldatmayacaklarına, sevgilerini kaybetmeyeceklerine söz vermişlerdir; sözlerini tutamadıkları gibi salıverilmedikten önce “iki çarpı ikinin beş” olduğuna tüm benlikleriyle inanırlar.Parti işkenceye aldığı suçluları üç aşamadan geçirir ve nihai kararını öyle verir. Bir kimsenin ölürken bile partiye düşman olması kabul edilemez. Bu nedenle kurşuna dizilecek bir mahkûm bile öncelikle partiye itaat edip, suç işlediğine inanmalı ve öylece çekmelidir cezasını. Bu katı anlayış maalesef yüzyıllarca süre yaşanmış bilindik tarih sahnelerinden damıtılmıştır. Orwell, Winston’ın 101 numaralı odadaki sorgu sürecini anlatırken tarihsel çıkarımlarını onun üzerinden sergilemiştir.

Roman sadece sosyalizm eleştirisi olarak algılanmamalıdır. İktidar hırsına değinir, düşünce özgürlüğü, dilin önemine dokunur, insan olmanın değerini anlatır.

Meltem Güler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.