Dünya edebiyatında iz bırakan klasik aşk romanlarından alıntılar

Fransız yazar Stendhal, roman için yol boyunca gezdirilen bir aynadır, der. Klasik romanların mütemadiyen ilgi görmesi de, şüphesiz ki yaşanmışlıkları yansıtmadaki başarısında saklı… Flaubert’in “Madam Bovary benim!” dediği gibi…

1. Anna Karenina – Lev Tolstoy

“Vronski’nin yüzü aydınlandı.
— Benim için dünyada her şeyin, yaşamın kendisinin bile siz olduğunuzu bilmiyor gibi konuşuyorsunuz. Ama huzur nedir bilmem ben, veremem de onu size. Kendimi, aşkımı istiyorsanız veririm… Sizinle kendimi ayrı düşünemiyorum. Benim için siz ve ben tek kişiyiz. Gelecekte sizin için de benim için de huzurun olanaksız bir şey olduğunu görüyorum. Umutsuzluk, yalnız umutsuzluk görüyorum… ya da şöyle diyeyim, mutluluk görüyorum; ama ne mutluluk bu… Olanaksız bir şey mi sanki.
Vronski son cümlesini fısıldayarak söylemişti; ama Anna duymuştu. Anna aklının tüm gücünü gerekeni söylemeye yöneltmişti. Ama bir şey söylemedi sevgi dolu bakışını Vronski’nin gözlerinin içine dikti. Vronski heyecanla, “İşte o!” diye geçirdi içinden. Umudumu kestiğim, bunun bir sonucunun olmayacağını sandığım anda işte o! Seviyor beni. İtiraf ediyor.
Anna:
— Öyleyse benim için yap bunu, dedi. Böyle şeylerden hiç söz etmeyin bana, iki iyi dost olalım. Ama bakışı bambaşka şeyler söylüyordu.
Vronski:
— Dost olamayız, bunu siz de biliyorsunuz, dedi. Ama dünyanın en mutlu ya da en mutsuz iki insanı olmamız sizin elinizde. Anna bir şey söylemeye hazırlandı; ama Vronski fırsat vermedi konuşmasına:
— Yalnız bir şey istiyorum sizden. Şimdiki gibi umut beslemek, acı çekmek hakkını tanıyın bana. Ama bu olmayacak bir şeyse gözünüze görünmememi emredin, görünmeyeyim. Varlığım sizi sıkıyorsa, bir daha görmeyeceksiniz beni.
— Sizi kovmayı aklımın ucundan geçirmedim.
Vronski titrek bir sesle:
— Yalnız bir şeyi değiştirmeyin, dedi. Bırakın her şey olduğu gibi kalsın. İşte kocanız geldi.”

  1. Günlerin Köpüğü – Boris Vian

“– Valla… dedi Chick, ona Jean-Sol Partre’ı sevip sevmediğini sordum, o da bana kitaplarının koleksiyonunu yaptığını söyledi… Ben de ona: “Ben de” dedim.
– Bundan sonra ona ne söylediysem o her keresinde bana: “Ben de” diye cevap veriyordu… Ben de öyle yapmaya başladım… Sonra, sonunda, varoluşçu bir deney yapmak için ona: “Sizi çok seviyorum” dedim. O da: “Nee?!!” dedi. “Böylece deney de suya düştü” dedi Colin.
– Evet, dedi Chick. Ama gene de hemen gitmedi. O zaman: “Ben bu taraftan gidiyorum” dedim. O ise “Ben o taraftan gitmiyorum” dedi ve sonra ekledi:
– Ben bu taraftan gidiyorum.
– Harika bir şey bu, diye niteledi Colin. O zaman da ben: “Ben de” dedim. Bundan sonra o nereye gitse ben de oraya…
– Peki nasıl bitti bu hikaye? dedi Colin.
– Valla… dedi Chick. Yatma saati gelmişti…” 

  1. Kırmızı ve Siyah – Marie-Henri Beyle (Stendhal)

“Oysa zavallı kadın, daha o uğursuz gün, kendi kendine bile itiraf etmeden deli gibi sevdiği adamın bir başkasına gönül verdiğini öğrenmişti! Julien’in bütün yokluğunda, kendisini kara kara düşündüren sonsuz bir acı ile kıvranmıştı.

İçinden: “Nasıl, seviyorum demek, diyordu, aşka düştüm ha! Ben, ben evli barklı kadın, aşık olacağım ha! Öyle ama, diyordu, düşüncemi Julien’den ayırmama imkan vermeyen bu gamlı çılgınlığı, ben hiç kocama karşı duymadım. Aslında bana saygı duyan bir çocuk o olup olacağı! Geçip gider bu çılgınlık. Bu delikanlıya karşı beslediğim duygulardan kocama ne? B.de Renal benim Julien’le, havadan sudan sözlerle yaptığım konuşmalardan sıkılmış olur. O, kendi işlerini düşünür. Julien’e vermek için onu hiçbir şeyden yoksun bırakmıyorum ki.”

Bugüne dek duymadığı bir tutku uğruna yolunu şaşıran, bu temiz ruhun paklığını hiçbir ikiyüzlülük bozmaya kalkmıyordu. Yanılmış, ama bilmeye bilmeye yanılmıştı, oysa bir erdem içgüdüsü ürpermişti. Julien bahçede görünür görünmez aklını başından alan savaşlar bunlardı işte. Konuştuğunu duydu, hemen o anda da yanlarına oturduğunu gördü. Ruhu on beş gündür kendisini büyülemekten çok şaşırtan bu mutlulukla göklere ermişti sanki. Onun için her şey önceden düşünülmemiş şeydi. Ama birkaç dakika sonra, içinden: “Demek, diyordu, bütün kabahatlerini unutmak için Julien’in burada olması yetiyor?” Korkmuştu; elini çekmesi de bu anda oldu işte. Kadıncağızın hiç şimdiye dek böylesini görmediği, tutkulu öpücükler, ona birden delikanlının bir başka kadını sevdiğini bile unutturdu. Biraz sonra delikanlı onun gözlerinde artık suçlu değildi.”

  1. Vadideki Zambak – Honoré de Balzac

“Onu yatıştırmak, artık bir daha hiç üzmeyeceğimi, yirmi yaşımda olduğum halde onu yaşlı kimseler son çocuklarını nasıl severlerse öyle seveceğime söz vermek zorunda kaldım. Ertesi gün erkenden geldim. Gri salonundaki vazolarda çiçek kalmamıştı. Hemen kırlara, bağlara seğirttim, çiçekler topladım, iki demet yaptım ona; bu çiçekleri hem teker teker koparıyor, hem de hayran hayran bakarak renklerle yapraklar arasında bir uyum bulunduğunu, musiki parçalarının seven ve sevilen kalplerde sayısız anılar uyandırması gibi, insanın gözlerini kamaştırarak insanın kafasında beliren şiirler olduğunu düşünüyordum. Renk denilen şey ışığın düzene girmiş bir biçimiyse, havadaki uyumların bir anlamı olduğu gibi onun da kendine özgü birtakım anlamları niçin bulunmasın, diyordum.

Jacques’la Madeleine’in yardımıyla, üçümüz de sevgilimize güzel bir sürpriz hazırladığımız için mutlu bir halde, çiçeklerimizin genel karargahını kurduğumuz son merdiven basamaklarında duygularımı belirtecek şekilde iki demet yaptım. İki vazodan taşarak çıkan, dalga dalga dağılan, ortasından da beyaz güller, gümüş kapalı zambaklar halinde dilediklerimin fışkırdığı bir çiçek kaynağı düşünün. Bu taze örtü üstünde peygamber çiçekleri, engerek otları, sevda çiçekleri, nüanslarını göğün maviliğinden alan ve beyaz renkle pek güzel bir uyum tutturan türlü türlü çiçekler parlıyordu; iki çeşit masumiyet yok muydu burada? Hiçbir şey bilmeyen masumiyetle, her şeyi bilen masumiyet; çocuğun düşüncesi ile kurbanın düşüncesi.”

  1. Muhteşem Gatsby – F. Scott Fitzgerald

“Anlayışla gülümsedi, yok anlayışlı bir tebessümden çok daha fazlasıydı. Ömrün boyunca taş çatlasın dört ya da beş kez karşına çıkabilecek, şu sonsuz bir güven telkin eden, nadir gülümsemelerdendi. Ebedi ve ezeli dünyanın tamamıyla bir anlığına yüzleştikten ya da yüzleşmiş gibi göründükten sonra, sizin lehinizdeki karşı konulmaz bir ön yargıyla size odaklanmıştı sanki. Sizi tam da anlaşılmak istediğiniz gibi anlıyor, size, kendinize inanmak istediğiniz şekilde inanıyor ve sizden tıpatıp vermek istediğiniz, vermeyi umduğunuz izlenimi edindiğini belirterek, içinizi rahatlatıyordu. Tam bu noktada gülümseme kayboldu kendimi otuzu yeni devirmiş, genç, kibar, konuşmasındaki tumturaklı resmiyet gülünçlüğün kıyısından son anda dönen,tuttuğunu koparan bir sonradan görmeye bakarken buldum.”

  1. Swann’ın Bir Aşkı – Marcel Proust

“Dönüş yolunda, aynı kendisine göre yer değiştirmiş ve neredeyse ufka yaklaşmış olduğunu fark eder, aşkının da birtakım değişmez tabiat kanunlarına tabi olduğunu sezinler ve girmiş olduğu bu kısa dönemin uzun sürüp sürmeyeceğini, o aziz çehrenin, bir süre sonra zihnine uzaklaşmış, küçülmüş görünüp görünmeyeceğini, etrafa yaydığı büyü neredeyse tükenmiş gibi gelip gelmeyeceğini merak ederdi. Çünkü Swann, aşık olduğundan beri, tıpkı ilk gençliğinde, kendini sanatçı zannettiği zamanlarda olduğu gibi, çeşitli şeylerde bir büyü bulmaktaydı; ama aynı büyü değildi bulduğu; şimdi bulduğu büyü, Odette’in nesnelere verdiği büyüden ibaretti. Havai bir hayatın dağıtıp savurduğu gençlik ilhamlarının, yeniden içinde filizlendiğini hissediyordu, ama bunların hepsi, belirli bir insanın yansımasını, damgasını taşıyorlardı; nekahat halindeki ruhuyla baş başa, evinde geçirmekten şimdi ince bir zevk aldığı uzun saatler boyunca, yavaş yavaş kendi benliğine kavuşuyordu, ama benliği bir başkasına aitti.”

  1. Beyaz Geceler – Fyodor Dostoyevski

“Sakın beni hoppa, maymun iştahlı bir kız sanmayın. Öyle çabucak unutacak veya ihanet edecek biri değilim. Onu bütün bir sene boyunca sevdim. Ve Tanrı şahidimdir, bir kere olsun ona ihanet etmedim. Böyle bir şey aklımdan geçmemiştir. Oysa o bütün bunları küçümsedi, ayaklar altına aldı. Duygularımla alay etti. Madem öyle, güle güle!… Ama beni incittiğini, aşkımı hiçe saydığını da unutmasın! Hayır, artık onu sevmiyorum! Ben ancak anlayışlı, cömert, nazik bir insanı sevebilirim; çünkü kendim de öyle birisiyim, dolayısıyla o bana layık bir adam değil. Ama yine de kötülüğünü istemiyorum, bahtı açık olsun! Hem böylesi daha iyi oldu. Ne biçim bir insan olduğunu sonradan anlasaydım, iş işten geçmiş olacaktı… Her neyse, artık bu iş burada bitti! Ama şöyle düşünmekten de kendimi bir türlü alamıyorum: Belki ona olan aşkım diyorum, bir hayalden ibaretti, çocuksu bir maceraperestlikti, belki de ninemin elinden kurtulmak için başvurduğum bir çarenin sonucuydu. Kim bilir, belki de ondan başka birisini sevmem için bir araçtı.”

  1. Madame Bovary – Gustave Flaubert

Nabokov, Madame Bovary ile Anna Karenina’yı şöyle karşılaştırır: “Karenina’nın doğrucu ve tutkulu doğası, kılık değiştirmeleri, gizli kapaklı işleri reddeder. Anna, Vronski’ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrılmaya çocuğu görememekten duyacağı korkunç acıya karşın evet der ve önce ülke dışında, İtalya’da, sonra da onun Orta Rusya’daki kır evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu açık gönül serüveni ahlaktan nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlaksız olarak damgalanmasına yol açsa da yapar bunu. Oysa çocuğundan ayrılırken Emma’nın içi bile sızlamaz, o küçük hanım için çetrefil ahlaki sorunlar filan söz konusu değildir.”

“…O muhteşem hayatı hayalinde canlandırmaya çalıştı. Tanışırlardı, sevişirlerdi! Onunla birlikte bütün Avrupa ülkelerinde, bütün yorgunluklarını ve gururunu paylaşarak, ona atılan çiçekleri toplayarak, kostümlerine kendi eliyle nakışlar yaparak, başkentten başkente dolaşırdı.(…) Emma’ya bir çılgınlık geldi. Tenor kendisine bakıyordu muhakkak! İnsan kılığına girmiş aşkmış gibi, kuvvetine sığınmak için koşup kollarına atılmak ve ona: “Kaçır beni, götür beni, gidelim! İçimdeki bütün ateşler, bütün rüyalar senindir!” demek, haykırmak geldi içinden.”

  1. Uğultulu Tepeler – Emily Brontë

“Ateşin kızıl alevleri onların güzel başlarını aydınlatıyor, bir çocuk hevesiyle capcanlı duran yüzlerini ortaya çıkarıyordu. Evet, biri yirmi üç, diğeri de on sekiz yaşındaydı fakat duyacakları, öğrenecekleri öyle çok şey vardı ki, ikisi de olgunluk çağının heyecansız ağırbaşlı düşüncelerinden o kadar uzaktılar ki, hala çocuk sayılırlardı. İkisi de başlarını kaldırıp Heathcliff’i gördüler. Siz belki fark etmemişsinizdir fakat ikisinin gözleri tıpkı birbirine benzer; bu gözler tıpkı Catherine Earnshaw’ın gözleridir. Zaten, bugün hayatta bulunan Catherine diğer Catherine’e ancak gözleri, alnının genişliği, bir de burun deliklerinin yüzüne gururlu bir ifade kazandıran özel kıvrılışıyla benzer. Hareton’da ise benzeyiş daha fazladır. Bu her zaman için böyledir ama, o sırada en çok onun benzeyişi dikkat çekiyordu. Çünkü Heathcliff’in duyguları tetikteydi, zihni de o kadar alışmadığı sorunlarla uğraşmaktan epeyce uyanmıştı.”

  1. Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel García Márquez

“Çılgın bir sevdalanma yılı oldu o yıl. İkisi de yalnız birbirlerini düşünerek, birbirlerini düşleyerek, kaygıyla birbirlerinin mektuplarını gözleyerek, aynı kaygıyla onları yanıtlayarak yaşadılar. O çılgınlık ilkbaharında, ne de ertesi yıl, birbirleriyle karşılıklı konuşma fırsatı bulamadılar. Dahası, birbirlerini ilk kez görüşlerinden yarım yüzyıl sonra Florentino Ariza’nın onu sonsuza değin seveceğini yinelediği ana değin, ne baş başa kalmak, ne de aşklarından söz etmek olanağını buldular. Ama ilk üç ay boyunca birbirlerine yazmadıkları tek bir gün bile geçmedi; bir an geldi ki günde iki kez yazdılar birbirlerine, öyle ki Escolastica Hala, yakmaya kendisinin yardım ettiği ateşin doymak bilmezliğinden korkuya kapıldı.”

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.