Bir Ahlat Ağacı yorumu: Hakikati mi tercih edersiniz, realitenizden kaçmayı mı?

Babası öğretmen, annesi ev kadını iki çocuklu bir ailenin oğlu Sinan’ın, üniversite bittikten sonra yaşadığı yüzleşmeleri anlatan Ahlat Ağacı ile ilgili ilk izlenimim; yönetmeninin kim olduğunu bilmesem, ‘Kesinlikle Nuri Bilge Ceylan’ın elinden çıkmıştır’ dediğim bir yapıt olması şeklinde idi. Aralık kapılar, yukarıdan çekilmiş kıvrımlı yollar, ağaç dalları ve uçuşan yapraklar, her şey normal giderken ‘şimdi bir şey olacak’ dedirten ve gerginlik yaratan sahneler, izleyiciyi konunun içine dahil eden ama üniversitelerin sinema bölümlerinde ‘hata’ diye tanımlanan, ki aslında onlar çıkarılsa filmi belki de çok sıradan hale getirecek ölçekler ve en nihayetinde ortaya çıkan Nuri Bilge Ceylan filmi.

Kimilerine göre çok uzun süren ve ‘sanat filmi’ diye bıyık altından bir gülümsemeyle aslında sıkıcılığına vurgu yapılarak tanımlananlara benzese de biçim olarak; bir filmde bu kadar fazla diyalog bulunsa normalde sıkılacağım/ız ama bu filmde sıkmamasının aksine, ne olacak bu diyalogun sonu diye dipdiri bekleten, ne diyalogları görüntülerin ne görüntüleri diyalogların önüne geçmiş, Sinan’ın babasının filmin sonlarına doğru yaptığı ‘hayatın içinde olması gereken insan’ tanımlamansa benzer biçimde; görüntünün ve diyalogun birlikte süzüldüğü, bir yerden sonra bütünlük içinde ayrılmayacak biçimde belirsizleştiği bir film Ahlat Ağacı.

 

Nuri Bilge Ceylan
Nuri Bilge Ceylan

Sinan olarak görülse de, tam da hayata benzer biçimde zaman zaman değişiyor başkarakterler filmde. Filmin sonunda asıl adam babaymış dedirtiyor neredeyse. Ama aslında filmin sonunda anlıyoruz ki Sinan da babasının kaderini omuzluyor hem de “Diktatör olsam bombalarım burayı” diye tanımladığı Çan’dan dolayı. Üniversite eğitimini tamamlayıp kendisine küçük gelen memleketine dönen, asıl amacı yazarlık olan Sinan’ın çoğuna göre film konusu olamayacak hayatı beyaz perdeye yansıdığında kendinizden ya da yakınlarınızdan birilerini görür gibi oluyorsunuz: altın borcunu ödemeden borçlu kalınmamasına dair nutuk adan imama, ataması yeni yapılmış ve dinde reformizmi savunan genç imama, artık memnun olmasa da sevgisinden geçemeyen ama hayatı sürekli izlediği küçük ekranlı televizyonda arayan anneye, ergen mutsuzluğu yüzüne yansımış kız kardeşe, şikayetinden de oğlundan da geçmeyen büyük babaya, yerel yazara, hayallerine ulaşamadığı için kendini unutan babaya, babasını eleştirirken gel zaman git zaman türlü tecrübeler sonunda kendini babasının kuyusunda bulan Sinan’a…

Kuyu bahsi açılmışken, beni filmde en çok çeken sahneler kuyu sahneleri oldu. Üç kuşağın ama en çok da Sinan’ın babasının kuyudan su çıkmasına dair umudu, bu umudu beslerken çektiği azap, Cebrail’den duaları öğrenip kuyudan çıkana kadar Yusuf’un çektiği yalnızlık ve ızdırabın benzeriydi. Yusuf adının anlamını araştırdığımda karşıma çıkan; inleyen, ah eden, geçmişteki üzüntü ve sıkıntıları unutmayan, tekrar tekrar yaşayan, hayaller kuran, bunların bir kısmını projeye dönüştürebilen gibi bir takım karşılıklar da Sinan, babası ve dedesinin içinde bulundukları duruma denk geliyor.   Ha Yusuf’un kuyusu ha Sinan’ın önce nefret ederek baktığı ama sonra şaşakaldığı bir benzerlikle kendini de içinde bulduğu babasının umut kuyusu; ha Yusuf’un dışarı çıkma umudu ha kuyunun dibinde toprağa çapa çalan Sinan’ın suyu çıkarma umudu… Sanki su çıksa, kendi içindeki dehlizlerden yaşam enerjisi fışkıracaktı Sinan’ın… Bu kuyunun içinden, köyün dalavereci imamının söylediği gibi hakikat mi yoksa kaçtığımız/kaçtığınız realiteler mi çıkacak işte bunun yanıtı; son sahnede yönetmenin kuyunun dibini kazarken bıraktığı Sinan’ı izleyen biz/sizlerin kendi kuyularında…

Yazar: Selma Kara

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.