Azıcık zarfa değil mazrufa baksak…

İki ya da üç ay kadar önce idi. Semih Kaplanoğlu, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (BÜSAM) Film Akademisinin düzenlediği bir söyleşi kapsamında Kayseri’de film severlerle buluştu.

Semih Kaplanoğlu dediğimiz; çok bilinmez ama Şehnaz Tango’nun yönetmeni, çok ödüllü Yumurta, Süt, Bal üçlemesiyle daha geniş bir kitle tarafından tanınır hale gelen, distopya filmi Buğday ile gündemden düşmeyen yönetmen. Aslında Buğday filminden ziyade, Adana Film Festivalinde ‘en iyi yönetmen’ ödülünü almaya çıktığında, festivalin sunucularından Meltem Cumbul’un elini sıkmamasıyla gündemden düşmediğini söylemek mümkün ve acı. Kim haklıdır tartışmasına girmeden, filmden ziyade söz konusu ‘el sıkmama olayı’nın filmin önüne geçmesinden dolayı rahatsızlık duyduğumu belirterek, bu kadar girizgahtan sonra asıl anlatmak istediğime geçiyorum.

Kayseri’de film severlerle buluştuğu söyleşide, Kaplanoğlu “Seküler bir adamdım eskiden” şeklindeki tanımlamasının ardından, seküler duruşundan sonra yaşadığı dönüşüm/değişimin etkisiyle baktığı dünyadan çıktığını söyledi özetle Buğday’ın. Ancak o söyleşideki moderatör ve Buğday’ın vizyona girmesinin ardından yapılan bazı sinema yorumlarında, filmde İslamiyet vurgusu yapıldığı çok söylendi, yazıldı. Kaplanoğlu, yine aynı söyleşisinde, şu anda adını hatırlayamadığım bir ülkede filmin gösteriminin ardından bir izleyicinin kendisine, “İslamiyet’i mi anlattınız?” şeklinde bir soru yönelttiğini söyledi. Buna verdiği cevap ne evet ne de hayırdı; “Velev ki öyle olsun” minvalinden bir yanıt verdiğini ifade etti.

İnananların gözünden İslamiyet bir hak din ve dolayısıyla hakikati işaret ediyor. Ama bozulmamış haliyle diğer dinler de aynısı. En nihai olan hakikat denen gerçek yani. Buğday filmi de, tek bir din üzerinden değil, en nihai gerçek üzerinden yorumlanabilir bana göre, yani ‘hakikat arayışı’ üzerinden. ‘Hakikat’ denen olgu tüm insanlığa hitap ettiğine göre, ki öyle, Kaplanoğlu’nun filmini salt Müslümanlık ve İslamiyet üzerinden değerlendirmek ve yıllardır bitmek bilmeyen siyasete dokunan tartışmaların içinde anmak filmin değerini aşağı çeker. Nitekim ortada sinema bakımından reddedilemeyecek bir değer var.

Maalesef duymaya alışkın olduğumuz, “Muhafazakar kesimden sanatçı çıkmaz” şeklindeki faşizan bakış açısına karşı oluşan istemsiz bir tepki olarak niteliyorum bu yorumları bir yandan da (elbette bu tepkideki sesin yükselmesinde konjönktürün etkisi var). Kaplanoğlu kendisini muhafazakar olarak tanımlamamış olsa da (en azından ben hiçbir yerde duymadım, belki bazı yorumları ‘bak kesin bu böyledir’ şeklindeki başka yorumlara neden olmuştur), filmin konusu itibariyle muhafazakar kesim tarafından “Al bak bizden de sanatçı çıkıyor hem de iyi sanatçı çıkıyor” refleksiyle sahiplenildi. Daha önce başkaca sanatçılara, özellikle yazarlara aynı muamelenin yapıldığını biliyoruz/biliyorsunuz. Rahmetli Cem Karaca’yı hatırlattı bunlar bana. İnsan bu kardeşim, değişemez mi, dönüşemez mi… Değişmesine ya da dönüşmesine neden olan kişisel tarihini nasıl yok sayar ve bizden/sizden olmadığı ya da artık bizden/sizden olmadığı için yuhalarsınız, dönüşürken/değişirken orada mıydınız…

Bir de Kayseri’de, ismi lazım değil ‘iyi okur’ bir ağabeyimizi hatırlattı, ki kendisi geçmişte Kayseri’de sol camianın çıkardığı yayınlarda bizzat yazmış, yayınların dizgilerini yapmış, bugüne kadar gelememiş kafelerinde onları sohbet ortamlarının vazgeçilmez arkadaşlarından biri olmuştur, kendisine sorduğum; “Belki buralı olmanın getirdiği ilişkilerden dolayı şu anda daha ziyade muhafazakar kesimle iç içesiniz. Ama geçmişinizi ve içinde bulunduğunuz yazı ortamlarını biliyorum. Sizin kendinizi bir yerde tanımladığınızı görmedim ama eleştirilmiyor mu bu tavrınız?” soruya şöyle yanıt verdi:

“Muhafazakardan sanatçı çıkmaz diye bir görüş var. Okuma ile bağlantısından dolayı bir yere kadar doğru. Ama bizler okuma oranımız arttıkça bu kesimi anlayabiliyoruz, nasıl düşündüklerini, neden düşündüklerini de anlayabiliyoruz dolayısıyla. Yani yakınlaşıyoruz. Ben geçmişte bu ortamlarda çok bulundum ama iş bir yerde içinden çıkılmaz bir noktaya geldiğinde, oturup kalkmamıza, bir sürü paylaşımımıza rağmen muhafazakarlığım söz konusu ediliyordu.”

Hatırlama deyince, iki yıl önce Kadıköy’de tanıştığım belgeselci (tabi ki sol camiada tanımlıyordu kendini) zatı da getirdi aklıma. Kayseri’de gazetecilik yapmanın yanı sıra belgesel ile uğraştığımı öğrenince, bana acıma duygusuyla, “Sizin Anadolu’da yaşadıklarınızı tahmin edebiliyorum” demişti. Ona göre Anadolu, insanların sofralarına bir tabak daha fazla koyacak kadar geniş gönüllülerin olduğu bir yer(bazı kentli sinemacılar, fotoğrafçılar ve haberciler için kullanılacak bir alandır nitekim) ama bir yandan da katı muhafazakar bir örtünün altında bir sürü açılmayı bekleyen perdeden ibaretti. Ben ve arkadaşlarım da bu yapı içerisinde garipçe belgeselvari bir şeyler yapmaya uğraşan, hep de nedense İstanbul’daki ağabeylerine/ablalarına özenenlerden birkaç taneden biriydim işte. Olsun bak, çocuklar yine o yapı içerisinde kendini az biraz yetiştirmişti yani… Bunlar gibilerin Anadolu’ya gelip (Anadolu kavramı da çok muğlak ve tartışmalı da) istediklerini aldıktan sonra İstanbul’da satmaları yok mu… Şurası doğru ki, Anadolu’da (altını yine çizmekte fayda var aşırı muğlak ve tartışmalı bir tanımlama) karşılık bulamadığı için değil kentte (Türkiye için şu anda İstanbul görünüyor) vitrine sunulur bu ürünler. Örneğin Ermeni komşusu olmasına o kadar alışmıştır ki adam, biri çıkıp komşusunu yazınca/fotoğraflayınca, her gün gördüğüne ‘vay be’ der. Ama yazan ya da fotoğraflayan kentte yayınladığı için denilen ‘vay be’ dir bu biraz da…

Elbette Kadıköy’deki bir tek belgeselciden (!) (benim de onu beğenmeme hakkım var pekala) yola çıkarak, kentin tüm sanatçılarına aynı payı biçecek değilim. Ama kentin sanatçılarının çoğunluğunda (ya da çok görünür kısmının çoğunluğunda) böyle bir şey olduğunu biliyoruz/biliyorsunuz. Şimdi bu gerçekliğe karşı bir takım yapıtların çıkıyor olmasının ardından yapılan tartışmalar çok eski olmakla beraber (kısır döngünün dik alâsı), muhafazakar kesimin bu tartışmalara karşı yükselttiği sesin içinde de bazı faşizan kırıntıları görüyor olmak da yeni … “Biz de yapıyoruz”un devamında gelen bazı konuşmalar “Yıllarca bizi ötelediniz şimdi sıra bizde”ye denk gelecek imalar ve bazen de açık söylemlerden oluşuyor. Yani sonuç yine kısır döngü. Sanat ürünü dediğimiz şeyin gerçekten sanat ürünü olanı kendi zamanında anlaşılmasa bile, zamanın kalburunda üstte kalmayı beceriyorsa, içinde bulunulan zamanın kısır tartışmalarının önemi kalmıyor/kalmayacak da…

‘Zaman’ demişken; yazıyı yıllardır yapılan tartışmalara rağmen sağcı mı, solcu mu olduğuna karar verilemeyen, sanki sağcı olsa solcular, solcu olsa sağcılar okumayacakmış gibi habire tartışılan, en nihayetinde tüm tartışmaların iyi yazdığına dair tek bir ‘hakikat’te birleştiği Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’  kitabından ‘zaman’a dair bir alıntı ile bitireyim…

“Bir umuttur zaman… Bir müphemdir zaman… İlerledikçe gerileyen… Hep yeniden başlayan… Etmezseniz saatlerinizi ayar…  Sizin de hayatınız kayar…”

Yazar: Selma Kara 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.